Microcosmos
http://orbisdeignis2.ifrance.com/Musique/Microcosmos_AuvidisK1028.jpg

 

Sinema Dine Sarılıyor

 

Kerim Balcı - Esra Demirkıran

Dünya sinemasının dinle ilişkisi asla tekdüze bir ilişki olmadı. Bu ilişki dini afyon olarak gören yapımlardan kiliseyi eleştiren yapımlara; yeni bir din kuran filmlerden inanç, kader gibi konulara temas eden filmlere kadar geniş bir yelpazede ürünler ortaya koydu.


2001, Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada ve İngiltere'de Jedi Şövalyeleri adında bir dinin nüfus sayım kütüklerine kaydedildiği bir yıl oldu. Daha o zamandan Yıldız Savaşları filminden etkilenerek kendilerini bu 'barış savaşçıları' dininin takipçileri ilan edenlerin sayısı Avustralya'da 70 bini aşmıştı. Bu yeni dinin takipçileri Kanada'da "Yoda Sunağı" adında bir mabed kurmuştu ve mabedin 20 bin civarında müdavimi vardı. Beyazperde, Hıristiyan dünyasındaki inanç yırtılmasının arkasından yeni bir Katedral olarak ortaya çıkıyordu.

2004 yılı Mel Gibson'un beyazperdeyi İsa'nın kanına buladığı bir yıl oldu. Hazreti İsa'nın hayatının son oniki saatini İncil öğretisine göre perdeye taşıyan "The Passion of Christ" sinemanın din kurmak yerine var olan dine hizmet etmek rolünü üstlenebileceğini bir kez daha hatırlatmış oldu. Filmin gösterime girdiği sinema salonları geleneksel kilise cemaatleri tarafından dolduruldu. Film sonrasında salonlarda ilahiler söylendi, gözyaşları akıtıldı, Hz. İsa'ya ihanet etmiş Yahudilere karşı nefretler bilendi. Dinin yenilmeyen gücüyle sinemanın din kuran cazibesi birleşmişti...

Özelde Hollywood'un, genelde bütün dünya sinemasının din ile ilişkisi hiçbir zaman tekdüze bir ilişki olmadı. Bu ilişki dini afyon olarak gören din-yıkan yapımlardan örgütlü dine ve kiliseye karşı isyan eden yapımlara; yeni bir din kuran filmlerden herhangi bir dine atıf yapmadan inanç, kader, ruhlar âlemi, şeytanlar, cinler ve melekler gibi konulara temas eden filmlere kadar varan geniş bir yelpazede ürünler ortaya koydu. Toplumun bu filmlere karşı tepkisi de tekdüze değildi. Yönetmenlerin günahkâr ya da aziz ilân edilmesinden, gişe rekorlarının ya da sinema camlarının kırılmasına kadar değişen tepkiler üretti toplum. Ama her durumda inancın bu yeni 'mabed'ine karşı kayıtsız kalamadı.

Geçtiğimiz haftalarda vizyona giren Cennetin Krallığı filmi din savaşları kavramını yeni baştan yorumluyor. Yönetmenliğini Ridley Scott'ın yaptığı film, Selahaddin Eyyûbi'nin Kudüs'ü yeniden fethetmesini konu ediniyor ve Doğu ile Batı arasındaki önyargıları sorguluyor. Yeni Papa'nın seçimi sırasında gösterime giren Luther adlı yapım ise Papalık müessesesine karşı başkaldırının kahramanı olan Martin Luther'in hayatını perdeye taşıyarak veriyordu mesajını. Keanu Reeves'in başrolde oynadığı Konstantin ise Altıncı His ve Temas adlı filmlerin başlattığı 'öteler âlemiyle temas' serisini devam ettirerek büyük hasılat yaptı. 2004'ün sonlarına doğru Türkiye'de sinemalarda gösterilen ve başrolünü Ömer Şerif'in oynadığı İbrahim Bey ve Kur'an'ın Çiçekleri filmi de dini muhtevasıyla dikkat çekmişti.

Sinemanın kurumsallaşmış din ile uyumlu ilişkisinin zirve ürünleri Judeo-Hıristiyan kaynaklarındaki anlatımların beyazperdeye taşındığı anlarda oldu. D. W. Griffith'in 1916 yapımı Intolerance adlı filmi The Passion of Christ'in ilk versiyonu olarak adlandırılabilirdi. Pier Paolo Pasolini'nin İtalyanca yapıtı Matta'ya Göre İncil (1966), Franco Zeffirelli'nin Nasıralı İsa'sı (1977), Monty Python'un Brian'ın Hayatı (1979) adlı filmi, Martin Scorcese'nin Günaha Son Çağrı'sı (1988) ve nihayet Mel Gibson'un The Passion of Christ'ı (2003) özellikle Yeni Ahit anlatımlarını perdeye taşıdılar. Hollywood Nuh Tufanı'ndan Adem ile Havva'ya, Mısır'dan Çıkış'tan Hazreti Davud'un savaşları ve Hazreti Süleyman'ın mabedine, Esther ve Mordechai hikâyesine kadar varan bir dizi Eski Ahit anlatımını da beyazperdeye taşıdı. Baskın olarak Beni İsrail motifi etrafında dolaşan bu filmlerin zirve noktasını ironik bir şekilde bir çizim oluşturdu: 1998 yapımı Mısır'ın Prensi.

İslam kaynaklarının senaryolaştırılması Judeo-Hıristiyan kaynaklara kıyasla daha az olsa da beyazperde Müslüman simalardan büsbütün mahrum kalmadı. Mustafa Akad 1976 yılında Çağrı filmini yaptığında sinema pazarında Müslüman seyircinin yeri hemen hemen yoktu. Çağrı temelde video kaset olarak tüketildi. Buna karşılık Türk yapımı Minyeli Abdullah 1989 yılında sinema salonlarını alışık olmadığı çehrelerle tanıştırdı. İslamiyet'in kutsal şahsiyetlerle alakalı suret göstermeme esprisi Peygamber kıssalarının senaryolaştırılmasını zorlaştırdığından sinemada İslamî motiflere atıf Hazreti Peygamber sonrası dönemlerle kısıtlı kaldı. Bu çerçevede yapılan Çöl Aslanı (Ömer Muhtar) ve Kadisiye Savaşı gibi filmler uzun yıllar piyasada dolaşmayı başardı. Son yıllarda İran sinemasının suret çizimi noktasında daha özgür tavrı özellikle çizgi film alanında yeni açılımların yaşanmasını sağladı. Son olarak Hollywood'da sipariş usulü ile yaptırılan Son Peygamber: Muhammed (2004) adlı film, Çağrı ve onun Arapça bir taklidi olan Er Risale filmlerinin çizgi versiyonu olmaktan öteye gidemedi.

 

The Passion of the Christ
http://korrekt.com/movie/the_passion_of_the_christ/the_passion_of_the_christ_01.jpg

 

İsa'nın Çilesi: Ne ilk ne de son

Sinemanın dine ait kavram ve hikâyeleri konu alması yeni bir fenomen değil. Postmodern kültürün orijinaliteyi eskide ve Doğu'da aramaya başlayan refleksi Batı sinemasını dinin alanından sık sık faydalanmaya itti. Dinî kaynakların senaryolaştırılabilecek öykülerinin başında peygamberlerin hayat hikâyeleri geliyordu kuşkusuz. Çağrı (The Message), Günaha Son Çağrı (Last Temptation of Christ) ve İsa'nın Çilesi (The Passion of the Christ) gibi filmler akla gelen ilk örnekler. Cecil B. Demille'in 1923'te sessiz, 1956'da sesli olmak üzere iki kez çektiği On Emir (The Ten Commandements) Hz. Musa'nın hayatını konu alıyordu, William Wyler'ın 1959 tarihli ve 11 Oscarlı filmi Ben Hur ise Hz. İsa'nınkini.

Günaha Son Çağrı, Amerikalı yönetmen Martin Scorsese imzalı ve 1988 tarihli bir film. Yunan yazar ve filozof Nikos Kazancakis'in Hz. İsa'nın hayatını yeniden yorumladığı kitabından uyarlanmış olan film, İsa'nın da insan olduğunun, O'nun da sıradan ihtiyaçlarının, bir günlük hayatının olması gerektiğinin üzerinde duruyor. O'nu yarı tanrı bir kahramana dönüştürmek yerine, korkuları olan, kendisine verilen tebliğ görevini kabullenmeye gayret gösteren bir insanoğlu olarak yansıtıyor.

Aylarca tartışılan, neredeyse artık tarihe gömülmüş Hıristiyan anti-Semitizmini yeniden canlandıracak olan İsa'nın Çilesi sinemacılık alanında yaptığı etkinin belki katlarca fazlasını din alanında gerçekleştirdi. Yönetmen Mel Gibson'un anti-Semitik eğilimleri sorgulandı. Kendisi Hollywood'un Yahudi kökenli artist ve yönetmenlerinin tepkilerinden endişe ederek Oscar törenlerine katılmamayı tercih etti. Film, daha üretim aşamasında topladığı tepkiyle gündem oluşturdu. Dünyadaki en büyük Yahudi örgütlenmesi konumunda olan Anti-Defamation League (Ayrımcılığa Karşı Birlik) filmin Yahudi karşıtı içeriğinden arındırılması yönünde çağrılarda bulundu. Yahudi din adamları ve entelektüellerinin önderliğindeki karşı kampanya yüzünden bir türlü sponsor ve dağıtımcı bulamayan Mel Gibson, çözümü Papa'dan onay alarak kendini aklamakta bulmuş olmalı ki, filmin bir kopyasını Papa'ya yolladı. Papalıktan yapılan resmi açıklamaya göre Papa II. John Paul, filmi özel odasında izlemiş ve "Aynen böyle oldu." diyerek onayını ifade etmişti. Bundan sonra Hıristiyan medyasının da sahiplendiği film gişe rekorları kırdı.

Olağanüstü kanlı manzaralarına ve belli seviyede İncil bilgisi olmayan birisi için oldukça anlaşılmaz görünmesine rağmen film İslam ülkelerinde de yoğun ilgi gördü. Hazreti İsa'nın hiçbir zaman çarmıha gerilmediğine inandıkları halde filmi seyrettikten sonra Yahudilere ve Romalı askerlere olan kızgınlıklarını ifade eden Müslümanlar oldu. Hollywood uzun yıllardır toplumdaki dini inançların bir yansıması olarak kullandığı din unsurunun ne kadar etkin bir pazarlama malzemesi olabileceğini yeniden keşfetmişti. Mel Gibson İsa'nın Çilesi'nden sonra kullanacak 'dinî malzeme'yi ararken Papa II. John Paul öldü. Gibson da Papa'nın hayatını konu alan bir film yapma planını açıklamak için vakit kaybetmedi.

Cennetin Krallığı Gibson'un filmi gibi dinin, 'inancın özüne bakan' bir film değildi. Haçlıların Kudüs'ü ele geçirmeleri ve Selahaddin Eyyûbi komutasındaki İslam ordularının karşı kampanyasını konu alan film muhteşem savaş sahnelerinin yanı sıra İslam, Haçlı Seferleri ve Selahaddin Eyyûbi hakkındaki Batılı kanaatleri altüst eden bir senaryonun ürünüydü. Sorgulama dinin kendisine yönelmemiş, malzeme de dinin kutsal kaynaklarından alınmamıştı. Ancak tarihin Katolik ve Ortodoks Hıristiyanlığın üzerine yüklediği Haçlı Seferleri'nin yükü ilginç bir şekilde kabulleniliyordu. Hollywood bir kez daha din ve tarihin en tartışmalı noktasına kamerasını yönelterek seyirci toplamayı başarmıştı. Katolik kilisesini zor durumda bırakacak bir başka film Akıl Oyunları'nın (Beautiful Mind) yapımcısı Ron Howard'ın yönetmenliğini yaptığı, başrolde Tom Hanks'in oynayacağı Da Vinci Şifresi. Vatikan, filmin önümüzdeki yıl gösterime sunulmasından sonra Hıristiyan mezhepler arasında teslis inancının sorgulanmaya başlamasından endişe ediyor.

Neden propaganda mı yoksa para mı?

Genelde sinemanın, özelde Hollywood sinemasının din kaynaklı hikâyeleri senaryolaştırmasının bir dizi sebebi var. Bunların arasında propaganda ve misyonerlik ilk akla gelenler. Bahçeşehir Üniversitesi Sinema-TV Bölümü Öğretim Üyesi, Türk Sinema Tarihçisi Giovanni Scognamillo, Hollywood sinemasının geçmişindeki sanatsal başarılarına rağmen ticarî bir sinema olduğunu belirterek, "Hollywood oluşturduğu endüstri kuralları içerisinde dini ticarî bir faktör olarak kullanıyor. Bu bilinçli tercihe propaganda, tanıtım ya da sömürü diyebiliriz." diyor.

Sinema ve dinin genelde sağlıksız bir ilişki içinde olduğunu söyleyen Zaman Gazetesi Yazarı M. Nedim Hazar ise dinî unsurların kullanımında eserden çok müessire bakmak gerektiğine inanıyor. "Özellikle Hollywood sinemasını kuran kişilerin Musevi kökenli olması hasebiyle Yahudilik, film sektöründe hep torpilli bir din olmuştur. Eleştiriden en az payı o almış, propaganda filmleri en çok Yahudiliğe hizmet etmiştir." diyen Hazar'a göre, propaganda sinemasının en temel yanlışı vereceği mesajı kaba ve kafalara odunla vurur gibi vermeye çalışması.

Sinemanın dine 'hizmet' ettiği her durumda propaganda açıktan yapılmıyor elbette. Belgesel film yönetmeni ve yazar Sadık Yalsızuçanlar, doğrudan propaganda ile dolaylı propaganda ayrımına dikkat edilmesinde fayda görüyor: "Bazı filmler doğrudan dinî ajitasyon ve propaganda amaçlı değildir. Bunu örtülü olarak yapar." Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Öğretim Üyesi Dr. Ali İsra Güngör, propagandanın 'misyonerlik' boyutuna dikkat çekiyor. Güngör'e göre "Kilise, propaganda aracı olarak sanat alanını ve dolayısıyla sinemayı etkin bir şekilde kullanmaktadır. Çağdaş misyonerliğin önemli bir parçası olan inkültürasyon (kültür aşılaması) sinema yoluyla çok başarılı olmaktadır."

Aman kilise kızmasın!

Kilise için hem çok başarılı bir araç, hem de yıkıcı bir baş belası olabilecek olan sinema dünyasında nelerin olup bittiğine kilisenin bigane kalması düşünülemez. Hollywood tarihi kilisenin uyarıları yüzünden makaslanan veya gösterime giremeyen bir dizi film üretmiş durumda. İngiliz yönetmen Peter Mullan, 2002 yapımlı Günahkar Rahibeler (The Magdalen Sisters) filminde türlü sebeplerle Magdalen Manastırı'na kapatılmış genç kızların rahibeler tarafından aşağılanmalarını ve şiddete maruz bırakılmalarını anlatıyor. 1960'lı yıllardan gerçek yaşam öyküleri aktaran film, oldukça rahatsız edici sahneleriyle ülkemizde de gösterime girdiğinde tartışmalara yol açmıştı. Film, Venedik Film Festivali'nde "en iyi film" ödülünü aldığında Katolik Kilisesi'nin filme antipatisi katlandı. Kilise yayınladığı demeçlerde, kilise hakkında çarpıtmalarla dolu olan bu filme ödül verilmesinin, festivalin saygınlığına gölge düşürdüğünü öne sürdü. Papaz Gianni Baget Bozzo filmin özellikle de "Katolik karşıtı olduğu için" ödüllendirildiğini iddia etti. Venedik Bienali yönetim kurulu üyelerinden Valerio Riva ise Mullan'a verilen ödülü açık bir provokasyon olarak nitelendirdi.

Kilise'nin tepkilerine maruz kalan bir başka film de Yunan Costa Gavras'ın yönettiği 2002 yapımlı Amen. Filmde İkinci Dünya Savaşı'ndaki Yahudi soykırımı karşısında Vatikan'ın sessiz kalması eleştiriliyordu. Soykırımının tek suçlusunun Naziler olmadığını, sessiz kalanların da suçta payının olduğunu iddia eden film özellikle de gamalı Nazi haçının alt kolunun uzatılması suretiyle Kutsal Haç'a benzetildiği afişiyle büyük tepki topladı.

Kilise'yi hedef alan filmler

Dünya sinema pazarını tekelinde tutan Hollywood'un yanı sıra Avrupa ve Latin Amerika filmlerinde de göze çarpan bir kilise karşıtlığından bahsedilebilir. Son zamanlarda oyunculuk, sinema teknikleri ve sanat adına gösterdikleri başarı ile adlarından söz ettiren bu Hollywood dışı filmlerin başında Latin Amerikalı yönetmen Carlos Carrera'nın Günah filmi geliyor. Rahiplerin karıştıkları yolsuzluklar ve döndükleri yeminler üzerine Katolik kilisesine karşı hakiki bir başkaldırı olan Günah, Türkiye'de de beğenildi. Mehmet Atalay, Günah filminin hedefinin din değil, örgütlü dinin yozlaşmış bir örneği olarak Katolisizm olduğunun altının çizilmesi gerektiğini söylüyor.

Bir başka örnek de İspanyol yönetmen Pedro Almodovar'ın 2004 Cannes Film Festivali'nde de gösterilen ve büyük ilgi toplayan filmi Kötü Eğitim. Film belki de Almodovar'ın kendi tecrübesinden de beslenerek kilise ve kilise görevlilerine ağır eleştiri okları atıyor.

Katolik kilisesini eleştiren bu tür filmlerin yapılmasını tamamen bu kilisenin 'hatalarının göze batması'nda aramamak lazım. Giovanni Scognamillo Katolik Kilisesi'nin son yıllarda içine girdiği revizyonist sürecin ve kendi kendini eleştirme temayülünün bu filmlerin ortaya çıkmasında katkısının olduğunu söylüyor. Bu tür filmlerin özellikle İtalyan, İspanyol ve Güney Amerika sinema çevrelerinden çıkmasını da bu ülkelerde Katolik kilisesinin benimsemiş olduğu özgürlükçü tutuma bağlıyor: "Katolik ülkelerde Kilise'nin içinden de kopan tartışmalar pek tabii ki, sosyal bir olgu olarak, sinemaya kadar ulaşır ya da sinema onları kullanır. Dinin ve inancın tartışıldığı toplumlarda konunun beyazperdeye yansıması kaçınılmazdır. Buna karşılık Protestan ve Ortodoks toplumlar dinî tartışmaları kamu alanına taşımıyor."

Sinemada mistisizm ve ruhani temalar

Dini kendine konu edinmiş filmler söz konusu olduğunda, filmin yalnızca dinî-tarihî bir hikâyeden, din yandaşlığından yahut katı bir öğütten yola çıkması gerekmiyor. Dini, uhrevi hissiyatları, tasavvufu inceden hissettiğimiz çok güçlü yönetmenlerin başyapıt sayılabilecek filmlerine rastlamak da mümkün. Rus yönetmen Andrei Tarkovski, Polonyalı yönetmen Kryzstof Kieslowski, İsveçli İngmar Bergman öykülerini anlatırken tasavvufa, din öğretilerine yaklaşan üsluplarıyla adlarından sıkça söz ettiriyorlar. Kieslowski'nin Polonya televizyonu için çektiği birer saatlik 10 filmden oluşan Dekaloglar serisi, Tevrat'taki 10 emrin günlük yaşamdaki anlamları üzerine yapılmış filmlerden oluşuyor. "Hayatın gerçek anlamı nedir?" sorusundan yola çıkarak yazılmış senaryolarda aşkın, öldürmenin, kibrin, hırsızlığın tanımı farklı öykülerde yansıtılıyor.

Tarkovski ise özyaşam filmi Ayna'da, ve bir müzisyenin hayatını araştıran şair ile evi yanan bir meczubun ilişkisini anlatan Nostalghia gibi filmlerinde mistik ve felsefi öğelere yer veriyor. Filmlerinde insan olmanın anlamı, çağdaş toplumda insanın mana âlemiyle ilişkisi, inanç ve varoluşun anlamı gibi kavramlar üzerinde duruyor. İnsanın yabancılaşmasına karşı dinî imajlara sığınan Tarkovski, kullandığı cansız renkler, zaman değişimi ve simgeleri ile oldukça düşündürücü filmler üretmiş durumda.

Mistik temaların yanı sıra pek çok sinema yapıtı Judeo-Hıristiyan kültürün kutsal anlatımları ile paralellikler kuran senaryolara sahip. Notre Dame'ın Kanburu ile Hazreti İsa'nın kaderleri arasındaki ince benzerlik en erken örneklerden biri. Stephen King'in aynı adlı romanından uyarlanan Frank Barabont yönetimindeki 1999 tarihli Yeşil Yol da Hz. İsa'ya yaptığı göndermelerle adından söz ettirmişti. Suçsuz olduğu halde ölüme mahkum edilen ve "Heaven, I am in heaven" ("Cennet, Cennet'teyim ben") şarkısını okuyan John Coffey'in isminin baş harflerinin bile İsa'yı (Jesus Christ) hatırlattığı gözden kaçmamıştı. Coffey iyileştirici güçlere sahip bir iyiliksever olarak sunuluyordu. Hz. İsa'ya gönderme yapan bir başka film ise Richard Kelly'nin 2003 tarihli filmi "Donnie Darko: Karanlık Yolculuk" idi. Kaderi ve zamanı sorgulayan filmde karakterler Günaha Son Çağrı filmini seyrederken gösteriliyorlardı. Filmin karakteri Donnie Darko, 16 yaşında iken bilinmeyen bir âlemin görüntülerine muhatap oluyor ve filmde gerçekliküstü bir hayatın varlığı teması işlenmiş oluyordu.

Kader temasının işlendiği bir başka film de 1998 tarihli Truman Show idi. The Truman Show'da devasa bir sette yaşayan ve kendinden başka herkesin bu gerçekten haberi olan Truman'ın hikâyesi anlatılıyordu. Bu haliyle film, yaşam boyunca sürekli izlendiğimiz ve çoğunluk kaderimize yön verme şansına sahip olmadığımız mesajını veriyordu. Filmin başrol oyuncusu Jim Carrey bu kez 2003 yılında Aman Tanrım filmiyle bütün duaların niye kabul olmadığını sorguluyordu. İncil'den yüklü miktarda alıntı yapan film görünürde 24 saatliğine Tanrı yerine geçen bir orta sınıf Amerikalının hikâyesini anlatıyordu. Ancak beyazperde dinî bir tartışmayı mizahın merkezine oturtarak mesajını vermeyi veya müşterisini toplamayı başarmış oluyordu.

 

Pulp Fiction
http://mymoviebanners.com/pics/pulp/pulp-fiction-2.jpg

 

Amerikalı yönetmen Quentin Tarantino'nun 1994 tarihli unutulmaz filmi Pulp Fiction da göstermeden dini mesajlar veren bir film. Filmin ana karakteri cinayet işlemeden evvel İncil'den bölümler okumakta, yine aynı karakter kendisine isabet etmeyen kurşunların arkasından Allah'ın lütfundan ve müdahalesinden bahsetmektedir. Kadere müdahale, filmin kahramanını bu olaydan sonra mistik bir hayata atılmaya, her şeyi bırakıp yaşamını sorgulamaya iter.

Oniki Maymun ve Matrix filmlerinde baskın unsur olan 'Kurtarıcı Mesih'in gelişi' görünüşte tamamen bir bilim kurgu-şiddet filmi olan Terminatör'de daha bir sırlı olarak sunuluyordu. Filmin kahramanı T-800 aynen İsa gibi hayatını feda ediyor, ancak sonra geri geliyordu. Aynen İsa'nın çarmıhta yaralandığı gibi yaralanıyor ve filmin çocuk kahramanı aynen İsa'nın dirildiğine inanmayan havarisi gibi parmaklarını T-800'ü delik deşik etmiş yara izlerine sokuyordu. Hıristiyan kültürün bu tür inceliklerini bilmeyenler için fazlasıyla anlaşılmaz kaçan bu sembolizmin, çocuklukları bu hikâyeleri dinlemekle geçen Batılı seyirciler için bilinçaltında paralellikler oluşturacağı muhakkaktır.

Waterworld filminde tamamı sular altında kalmış dünyadaki tek kuru kara parçasını arayan bir grubun hikâyesi anlatılmakta ve film bu 'vadedilmiş toprak' parçasının bulunmasıyla bitmektedir. Yine Maymunlar Cehennemi gibi erken dönem futuristik sinema yapıtlarında Hıristiyan kaynaklarının baskın 'ahirzaman hikâyesi' Armageddon sadece birer işaret olarak gösterilmektedir. Buna karşılık Armageddon, The Day After, Beşinci Element ve Independence Day gibi filmlerde Armageddon veya iyi ile kötünün nihai savaşı filmlerin ana temasını oluşturmaktadır.

Sinemayı geleneksel olarak dinin alanı olarak görülen konulara kaydıran bir başka alan da şeytan ve kötü ruhlara karşı mücadelenin konu edildiği filmler. 1990'ların ikinci yarısında mantar hızıyla türemiş olan bu tür filmlerin zirve noktasını 1999 yapımı Stigmata oluşturdu. Hıristiyan teolojisine göre Hazreti İsa'nın çarmıha gerilirken aldığı yara izlerinin aynının bir insanda ortaya çıkması özel bir işarettir. Bu işaretin de adı olan Stigmata, Hollywood tarafından ellerinde bu izlerin belirdiği bir kadınla ona yardım etmeye çalışan bir pederin hikâyesini son yüzyıla damgasını vuran gerilim filmlerinden birine dönüştürmüş oldu. Kötü ruhlara karşı verilen mücadelenin konu edildiği Hıristiyan sembolleriyle yüklü Konstantin, bu kez yardıma ihtiyacı olan ruhların yardımına koşan ve kendisinin de ölü olduğunun farkında olmayan bir 'ölü'nün hikâyesini anlatan Altıncı His ve uzaylılarla temasa geçmek için uğraşırken ölmüş babasının yaşadığı öteler âlemine gidip gelen bir kadının hikâyesini anlatan Mesaj gibi filmler bu tür dolaylı mesaj filmlerinin diğer örnekleri.

Türk sinemasında eksik öge: Din

Hıristiyanlık sinemada kendine çok daha kolay ve sürekli yer buluyorken, Türk sinemasında dini hatırlatıcı ögelerin eksik olması dikkat çekiyor. Örneğin, Avrupa'dan birçok kısa filmde dahi kilise-halk ilişkileri, kilise görevlilerinin hayatları gibi konular işleniyorken, Türk sinemasında İslamiyet'e dair sezdirmeler dahi az görünüyor. Giovanni Scognamillo, bu durumu dönemin şartlarına, sansür baskısına, Yeşilçam'ın işleme tarzına ve yapım siyasetine bağlamaktan yana. "Yeşilçam, ufak çapta bile olsa bir dini filmler furyası yaşadı. Fakat, iyiden iyiye laik bir sinemada, daha çok eğlendirmeye, duygulandırmaya ya da heyecanlandırmaya yönelik bir genel sinema anlayışında din ve inanca pek yer kalmadı." diyor. Sadık Yalsızuçanlar, problemi sinema piyasasının bütününden çok tek tek kişilere bağlıyor: "Birey güçlü değil bizde. Dolayısıyla ontolojik sorunları olan, buna kafa yoran, acı çeken insan yok sinemacılar arasında. Olanlar da Tarkovski'nin kötü bir kopyası olmaktan ileri gitmiyor." Mehmet Atalay'a göre sorunu sinemacıların gelenek-modernizm ya da din-modernizm "trajedisiyle" yüzleşmekten kaçmasında, hatta bu trajediyi inkar etme tavrında aramak gerekiyor.

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden Tasavvuf Tarihçisi Prof. Hayrani Altıntaş, Batı dünyasının filmlerinde Hıristiyanlığın hâlâ yer aldığını; çünkü toplumu birbirine bağlayan en önemli unsurun din olduğu haklı kanaatini hâlâ güttüklerini söylüyor. Türkiye'deki sorunsa daha derinlerde; "Türkiye'de film yapımcıları ve senaristler dini bilmeden cahilce hareket etmiş, buna ek olarak da üzerlerindeki din aleyhtarı propagandanın etkisinde kalmışlardır. Din, dini değerler ve din adamları Türk filmlerinde daima aşağılanmışlardır." M. Nedim Hazar ise, sinema sektörünün günahını almak istemiyor; "Bunda kusur inancı sinemaya aktarmayanların ya da sinemanın değil; inançlı Müslümanlarındır. Yıllar boyu sinemayı, sanatı 'bayağılık' olarak görmenin bir sonucudur bu." Hazar'a göre aynı sorun diğer Müslüman ülkelerde de mevcut ve İslam dünyası kendi derdini sanat yoluyla anlatma yoluna gitmediği için Hollywood 11 Eylül hakkında yüzü aşkın film çevirirken İslam dünyasının her gün onlarca insanın öldüğü Filistin ve Irak için elle tutulur tek bir film çıkaramamış olması her şeyi açıklıyor.

Din nasıl etkileniyor?

İnananlarının inandıklarından bağımsız bir din düşünülemez. Sinema toplumun kendi inançları hakkındaki temel kabullenimlerini değiştirmek suretiyle dinin 'beyin yapıcılık' rolüne ortak olmuş durumda. Din sinemayı kendi yanına çekebilirse kendi beyin yapıcılık gücüne güç katmış olacak. Ancak Yıldız Savaşları'nın Jedi Şövalyeleri gibi bir dinin ortaya çıkmasına yol açtığı hatırlanacak olursa sinemanın kendisinin dahi kontrol edemeyeceği şekilde yıkıcı olma ihtimali de bulunuyor. Bu da bir taraftan din âlimlerine sorumluluklar yüklerken, diğer taraftan sinemacıların dini daha iyi bilmek zorunda kalacakları bir geleceği dayatıyor.

 

SİNEMABED

Batı dünyası bugün sinemayı temel mit yapıcısı olarak görmektedir. Sinemanın Batı'da yaptığı etkinin temelinde kilise mimarisi ile sinema salonlarının mimarisi arasındaki paralelliğin de etkisi vardır. İnsanlar her iki durumda da loş ışık altında, sessiz kalarak, sahnede bulunan birilerini pür dikkat dinler. Her iki durumda da duyu organları tamamen mesaja kilitlenmiştir ve seyirci ya da cemaat her yönüyle 'fethedilmeye' açık hale gelmiştir. Mimari yapısı, sessiz ve loş ortamıyla kilise her zaman materyalist hayatın bunaltıcı çokrenkliliği ve realitelerinden maneviyatın yalınlığına kaçışın mekanı olmuştu. Bugün Batı dünyasında sinema bu işi görmektedir. Pek çok yönden sinemanın mısır patlağı-kola tüketimi, kiliselerin ekmek-şarap ayinlerini andırmaktadır. Bu ortam paralelliğinin yanı sıra kilise ile sinemanın verdiği mesajlar arasında da temel benzerlikler mevcuttur. Batılı insanın haftada bir defa gittiği kilisede aradığı, görünmeyenin varlığı konusundaki imanın tazelenmesidir. Son dönem Hollywood sineması bu 'iman tazelemesi'ni Truman Show, Matrix, X-Man, Vanilla Sky gibi dinin cevaplayageldiği 'kimsin, nerden geldin, nereye gidiyorsun ve ne yapmalısın' gibi merkezi soruların cevaplarını yeniden yorumlayan filmlere yaptırmaktadır. Temelde elle tutulanın dışında bir âlemin varlığını gözler önüne seren beyazperde bu tür yapıtlarla 'gerçekötesi' hakkında yeni inanışların ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Şehir mimarisinde sinema salonlarının aldığı yerin geleneksel Hıristiyan şehir mimarisinde kilisenin bulunduğu yer olması toplumsal planda, televizyonun modern evde konulduğu yerin de geleneksel Hıristiyan evlerinde sunak ve çarmıha gerilmiş İsa heykellerinin bulunduğu yer olması fert planında sinemanın yeni bir mabede dönüşmekte olduğunu göstermektedir. Sinema dine hizmet edebildiği gibi onu yıkma ve yerine geçme potansiyeline de sahiptir.

 

Matrix
http://powerofwho.files.wordpress.com/2010/05/matrix_movie1.jpg

 

DİNİ KONULARA TEMAS EDEN FİLMLER

Matrix serisi: Dindar bir Hıristiyan'ın her karesinde dinindeki hikâyelere ve sembollere göndermeler sezebileceği, hatta zaman zaman bundan bunalacağı; gösterimdeyken çokça tartışılan, üstüne kitaplar yazılan, Türkiye'de de sufizm ve felsefe ile ilişkisinin günlerce didiklendiği Matrix, Hıristiyanlığı da din felsefesi başta olmak üzere düşünce tarihini de çok iyi çalışmış Wachowski kardeşlerin kamerasından izlediğimiz bir film. Hıristiyanlık başta olmak üzere birçok din ve felsefeye göndermeler yapan film, gerçeklik, zaman, varoluş ve kader mefhumlarını sorguluyor.

Budizmi anlatan filmler: Yalnızca ilahi dinler değil, fikrî kurallara ve öğretilere dair birçok felsefe-din de sinemada kendine yer bulmuş, hatta çokça itibar görmüş. Bunların en unutulmaz örnekleri Amerikalı ünlü yönetmen Martin Scorsese'nin (Günaha Son Çağrı'nın da yönetmeni) 1998 tarihli filmi Kundun ve Jean-Jacques Annoud'nun aynı yıl çekilmiş filmi Tibet'te Yedi Yıl. Her iki film de Buda'nın 14. reenkarnasyonu olduğuna inanılan Dalay Lama'yı konu ediyor. Scorsese'nin filminde konu Dalay Lama'nın hayatıyken; Tibet'te Yedi Yıl'da İngilizlerden kaçan Avusturyalı bir dağcının genç Dalay Lama ile karşılaşması, Budizm felsefesini, erdemi ve alçakgönüllülüğü öğrenmesi anlatılıyor.

Allah'ı hatırlatan belgeseller: Bir sinema seyircisine hayatındaki en ilginç tecrübeleri yaşattığı düşünülen üç belgesel film Microcosmos, Kuşlar: Kanatlı Uygarlık (Yön: Jacques Perrin) ve Baraka (Yön: Ron Friche). M. Nedim Hazar, Perrin'in yaptığı filmlerin izleyeni uhrevi hislere bürüdüğünü düşünüyor: "Bana göre günümüzde en muhteşem dini filmleri çeken sinemacı Jacques Perrin'dir. Microcosmos ve Kuşlar kadar Allah'ı anlatan film hayatım boyu izlemedim." Microcosmos böceklerin evrenine, Kanatlı Uygarlık kuşların evrenine dalar. Baraka ise çekimleri 24 ayrı ülkede 5 yıl süren ve dünya insanının hâli, yaşayışı, inanışı, kültürü, müziği, alışkanlıkları vs. üzerine can alıcı bir belge niteliğinde.

 

Kaynak: Aksiyon Derg., sayı: 545.

Paylaş