Eva
http://www.timeturk.com/images_1/news/29347.jpg

 

Prof.Dr. Eva de Vitray-Meyerovitch



Eva de Vitray-Meyerovitch 1909 yılında aristokrat ve Katolik bir Fransız ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Seçkin tabakaya mensup çocukların okuduğu özel okullarda eğitim görür. Ailesi tarafından Katolik ve aristokrat olarak yetiştirilir. İlköğrenimini rahiplerin gözetiminde Katolik okulunda tamamlar. Latince-Grekçe bölümünü bitirerek liseden mezun olur. Ardından hukuk tahsilini tamamlar ve felsefe doktorası yapar. Fransa'nın dünya çapında en saygın bilim ve araştırma kurumu, İlmî Araştırmalar Millî Merkezi'nde (CNRS) yönetici ve uzman olarak çalışır. Yüzyılımızın en ünlü bilim ve fikir adamlarıyla beraber olur. Onları yakından tanır ve kendileriyle ortak çalışmalar ve projeler yürütür.
Eva'nın yaşadığı yıllar, Batı toplumlarında insanın aşkınla irtibatının koparıldığı pozitivizmin en yaygın ve kurumsal anlamda hayata hâkim kılındığı yıllardır. O, modern insanın ve kendisinin içine düştüğü krizlere teolojik açıdan çözümler aramaktadır. Bu yılları hep kilisede ve rahibelerin içinde geçirir. Kafasını Katolik mezhebinin Tanrı'nın anası, Tanrı'nın oğlu vb. irrasyonel temelde çözümsüz sorularına takar. Saygın teologlarla tartışmalara girer. Ruhunu ve aklını tatmin edecek bir cevap alamaz. Kafasını meşgul eden onca soruya alabildiği tek cevap, çoğu kez "Allah'a dua et de sorularını gidersin"  şeklinde olunca artık gönlü de rahatsız olmaya başlar. Felsefe doktorasıyla da aklı iyice karışan Eva Hanım Kitab'a, ilahi geleneğe göre değil de konsüllerin aldığı kararlara uymak zorunda olmasından duyduğu büyük bir rahatsızlıkla bir arayış içerisine girer. Bir sûfi'nin dediği gibi: "Aramakla bulunmaz, ama bulanlar hep arayanlardır." O da bu arayışında kararlıdır, azimlidir.


Eva de Vitray kendi ifadesiyle Papa'nın yanılmazlığı, teslis, aforoz, azizlerin masumiyeti, doğmalarla ve gizemle örülü bir din anlayışı, İncil'in sahihlik sorunu, bin bir hurafe türleri,  günah çıkarma, kilise vergisi, akıl karşıtlığı vb. gibi Hıristiyan doğmaları tek tek sorgulamaya başlar. Hıristiyanlığın onu bir çıkmaza sürüklediğini ve bu çıkmazların onu bu arayışa ittiğini belirtir. Sonunda Eva Hanım, Hıristiyanlığın İslam'dan üstün bir din olmadığına karar verir.


Pakistanlı bir ahbabı Paris'e gelir ve kendisine "Siz bu tür kitaplara ilgi duyuyorsunuz, onun için size bu kitabı armağan getirdim" diyerek, ünlü şair ve düşünür Muhammed İkbal'in 'İslam'da Dini Düşüncenin Yeniden İnşası' adlı eserini hediye eder.


Dünyanın pek çok ülkesinden kendisini ziyarete gelen tanıdıklarının bu tür hediyelerine alışın olan Eva Hanım, eseri alıp teşekkür ettikten sonra, kitaba şöyle bir göz atar ve masasının üzerine bırakır. Yazışmalardan, önemli evrak geliş gidişindin pek boş kalmayan Bilimler Araştırma Merkezi'ndeki masasındaki bu kitap, kısa sürede o kağıtlar arasında boğulup gider.


Günler sonra, bir ara masasının üzerinde iyice yığılan evrakı derleyip toparlarken, Pakistanlı profesörün getirdiği eser gözüne ilişir. Vakit bulup bu esere şöyle bir göz attığında, yazılanlar ilgisini çeker. Biraz daha, biraz daha derken heyecan ve merakı giderek artar ve İkbal'in kitabını yanına alıp evine götürür ve kısa zamanda okuyup bitirir. Bitirir bitirmez de İngilizce'den Fansızca'ya çevirmek için harekete geçer. Bunu da kısa zamanda gerçekleştirir.


Muhammed İkbal'in eserini okurken ve çevirirken Mevlana ismi sürekli dikkatini çeker. Ondan aktarılan birkaç beyit, birkaç mısra kendisini büyüler. Mevlana'nın büyüklüğünü o birkaç beyiz ve mısra ile hemen keşfeder. Böylesine çarpıcı şeyler söyleyen bu zatı yakından tanımak için araştırmaya koyulur. Bakar ki değil Fransızca'da, Almanca ve İngilizce'de bile Mevlana ile ilgili yeterli bilgi yok, birkaç şiiri dışında eserlerinin tercümeleri de yoktur.


Sırf Mevlana'nın ne dediğini bilmek için Farsça öğrenmek üzere harekete geçer. Bir yandan çalıştığı Bilim Merkezi'ndeki görevini sürdürür, bir yandan da üniversitenin Şark Dilleri Bölümü'ne üç sene devam ederek bu dile hakim olur. Hem de Farsça'dan Fransızca'ya çeviri yapacak kadar.


Mevlana'nın eserlerini okudukça İslam'ın son hak din olduğu kanaati uyanır kendisinde. Fakat koyu Katolik bir aileden geldiği, çevresi de dindar Katoliklerden oluştuğu için tereddütler ve şüphelerle kafası karışır, zihninde fikri gelgitler başlar.


Tam Müslüman olmaya karar verecekken, kendi kendine "Dur bakalım! Sayıları iki milyarı bulan Hıristiyanlar'ın hepsi yanılıyor da bir tek sen mi yanılmıyorsun? Ya Hıristiyanlık senin şimdiye kadar tenkit ettiğin ve sandığın gibi değilse? Acele etme! Şu atalarının dinini bir kere daha incele ve onu derinlemesine araştır bakalım !" der.


Tam üç sene Sorbonne Üniversitesi'nde çok değerli bir profesörün Hıristiyanlığın Kutsal Kitapları üzerine verdiği Tefsir Dersleri'ne devam eder.


Bu üç sene sonunda vardığı nokta, daha önce vardığı noktayı çürütmez, aksine perçinleştirir. Hıristiyanlığın kendisini tatmin etmesinin imkansız olduğunu anlar.


İslam'a girmeye karar verir. Bu kararını son olarak, bir baba gibi sevip saydığı, Hallac-ı Mansur'un şiirlerini Fransızca'ya çevirmiş, dünyaca meşhur Oryantalist (Doğu Bilimci) Louis Massignon'a açar. O da kendisine, bir de çok değerli ve derin bilgi sahibi bir rahip arkadaşına gidip kendisiyle tartışmasını, o da ikna edemezse, bu niyetini gerçekleştirmesini öğütler. Gider ve o bilgin rahiple görüşür. Tabii, tatmin olmaz.


İyice bunalmışken, bir gece yatağına yatmadan önce şöyle yakarır: "Ya Rabbi! Bunca zamandır, senin doğru olan dinini bulmak için elimden geleni yaptım. Bunun en büyük şahidi sensin! Ne olur artık bana, beni sana götürecek yolu göster!" Evet, bu mealde dua eder ve yatağına uzanır.


Rüyasında, kendisini ölmüş ve mezara konmuş olarak görür. Yukarıdan kendi kabrini seyrederken baş ucunda mezar taşını görür. Yaklaşıp bakar. Orada Arap harfleriyle 'Havva' yazısını okur. Bu sırada kulağına gelen bir ses, "İşte burası senin mezarın! Sen Müslüman olarak öleceksin!" der.


Eva Hanım, altı yıl süren ciddi çabasının sonucunda Allah'ın yardımını hak eder ve hem kendi gayreti, hem de o gayretin ardından gelen ilahi inayetle hidayete erer. Çok sevdiği Mevlana'sının dini olan İslam ile müşerref olur.


Eva de Vitray-Meyerovitch Hanımefendi'nin nasıl Müslüman olduğuna, bu urda nasıl emek harcadığına bakınca, bizlerin 'bedavacı' Müslümanlar olduğumuz ortaya çıkıyor. Müslümanlığımızın ister istemez taklitçiliğe kaçtığı kaygısı uyanıyor zihinlerimizde. Bizlerin alın teri dökmeden, fikri çaba göstermeden; ailemiz, çevremiz, toplumumuz Müslüman olduğu için 'emeksiz, zahmetsiz' Müslüman oluverdiğimiz düşüncesine kapılıyoruz.


Görüldüğü gibi Havva Hanım, Dr. Muhammed İkbal'in eserinde ismini gördüğü Mevlânâ'nın evrensel mesajıyla İslam'la buluşur. Nasıl Müslüman olduğunu soran çevresindeki insanlara: "Hiç insan Mevlâna'yı okuduktan sonra Müslüman olmaz mı?" der. Ona göre Mevlânâ en büyük Müslüman psikiyatristtir. Onu okuyan iç huzura erer. Müslüman olduktan sonra Eva Hanım, Mevlânâ ve M. İkbal'in bütün eserlerini Fransızcaya çevirir. Fransa içinde Mevlâna hakkında verdiği konferanslar vesilesiyle birçok kimse İslam'ı seçer.

 


Kaynak: Prof.Dr. Eva de Vitray-Meyerovitch, Duanın Ruhu, çev. Cemal Aydın, Şule Yay., 4. bsk., İstanbul 2004, s. 9-11; Prof. Dr. Ramazan Altıntaş.



Paylaş