Şam 1677
http://historic-cities.huji.ac.il/syria/damascus/maps/olfert_dapper_1677_damascus_b.jpg

 


Kadı'nın Hükmü




Emevi hükümdarlarından Abdülmelik oğlu Velid, hırçın tabiatlı ve Peygamber Efendimizin sünnetine karşı bazı hataları olan bir kimse idi. Bu zat daha hayatta iken cennetle müjdelenen on sahabiden irisi olan Abdurrahman bin Arif'in torunu Said bin İbrahim'i, Medine'ye kadı (hakim) tayin etmişti. Said tok sözlü, cesur ve adaletten ayrılmayan bir kimseydi. Yukarıdan gelecek her emre boyun eğecek bir karakterde olmayıp, disiplin ve tarafsızlığı sayesinde kısa zamanda kendini sevdirmiş ve ileri gelenlerin takdirlerini toplamıştı.

Abdülmelik oğlu Velid'in hükümdarlığı ve Said'in de Medine kadısı olduğu sıralarda, çözümü çok zor olan bir olay meydana geldi. Hükümdar Velid, tavaf yaparken ve bazı dini görevleri yerine getirirken güneşten korunmak için, tahta ve tenekeden imal edilmiş güneşlikler göndermişti. Bu güneşlikler önce Medine'de Resulullah'ın açıkta ibadet yeri olan namazgaha konulacak, sonra da Mekke'ye götürülüp Kabe'nin etrafına yerleştirilecekti. Bu güneşliklerden sadece hükümdar ve hanedana mensup olan kimseler istifade edecek, halk ise hiçbir şekilde faydalanamayacaktı. Böyle bir şey hem sünnete, hem de tüm inananların eşitlik prensibine aykırıydı. Tavas esnasında hükümdarın da, dilencinin de sırtındaki ihram ile eşit olup, sırasında aynı safta bulunmaları gerekirken, hanedana mensup olanların ayrıcalıklı olarak güneşlik altında tavaf etmesi hiçbir bakımdan olmayacak bir şeydi.

Medineliler birkaç gün sonra bu üzücü manzara ile karşı karşıya geldiler. Yüzlerce kişinin himayesinde Şam'dan getirilen güneşlikler, namazgahın uygun yerlerine yerleştirilmeye başlanmıştı. Kimse cesaret edip de bir şey söyleyemiyordu. Medine'nin din bilginleri ise şaşkınlık içindeydi, ne yapacaklarını, ne edeceklerini bilemiyorlardı. Çünkü Velid tahammülsüzdü, ağır cezalar vermekte hiç tereddüt göstermezdi. Nihayet içlerinde en cesur ve yiğit olan Said bin İbrahim'e konuyu anlatmaktan başka çare bulamadılar. Çünkü bu konuyu halledebilirse ancak o halledebilirdi.

Birlikte kadıya gidip olayı olduğu gibi anlattılar. Said hükümdarın yaptığı bu işe çok üzüldü, hemen kalkıp doğru namazgaha gitti. Evet, söylenenler doğruydu. Güneşliklerin hepsi yerleştirilmişti bile. Allah'tan başka kimseden korkmayan cesur kadı hiç tereddüt göstermeden Medineli'lere güneşliklerin yıkılması için emir verdi. Fakat Velid'den çok çekinen halk bir türlü elleri varıp da sevdikleri, her vakit hürmet gösterdikleri kadılarının, bu seferki emrini yerine getiremediler. Bunun üzerine kadı, hizmetçisini çağırdı:

"Dedem, Abdurrahman bin Avf'ın, Bedir savaşında giydiği zırhı, evden alıp buraya getir…"

Biraz sonra kadının hizmetçisi, elinde kıymetli zırh ile birlikte geldi. Herkesin merak ve hayret dolu bakışları altında zırhı giyen kadı, bu defa hizmetkarına başka bir emir verdi:

"Bana ateş getir!"

bir süre sonra ateş de getirilmişti. Elinde atış olduğu halde atına atlayan kadı, yavaş yavaş güneşliklere doğru ilerlemeye başladı. Maksadının ne olduğunu iyice anlayan Şam'dan gelen hükümdarın adamları kendisine engel olmak istediler, fakat kadı:

"Buranın yöneticisi benim, dilediğimi yaparım. Sakın sesinizi çıkarmaya kalkışmayın, sonra hepinizi içeri tıktırırım!" diyerek onları etkisiz hale getirdi ve güneşliklerin yanına kadar gelerek elindeki ateş ile hepsini tutuşturdu. Bin bir emekle yapılıp, ta Şam'dan getirilerek dikilen güneşlikler, hatta Mekke'ye götürülüp orada Kabe'nin etrafına dikilecek olanlar dahi, hepsi bir anda cayır cayır yanmaya başladı. Kısa bir müddet içinde de kül haline geldiler. Kadının heybet ve azametinden irkilen hükümdarın adamları, en ufak bir itirazda dahi bulunamadılar ve ertesi gün elleri boş olarak geldikleri yere dönmek zorunda kaldılar.

Şam'a varıp Velid'in huzuruna çıktıklarında, başlarından geçen olayı ve kadının kendilerine yaptıklarını olduğu gibi anlattılar. Velid'in canı çok sıkılmıştı. Ülkesindeki herhangi bir kadının, emirlerine bu derece karşı gelmesini hiçbir şekilde kabul edemezdi. Bu hareketler açıkça bir kadının hükümdarın emirlerine tek başına isyanı idi. Derhal bir müfreze askerin Medine'ye gidip, kadıyı alarak Şam'a getirilmesini emretti.


http://www.jamsarts.com/animated/anifinale6.htm

Said bin İbrahim birkaç gün sonra yerine bir vekil bırakarak yola çıkmıştı. Fakat Şam'a geldiklerinde hükümdar bir türlü kendisini huzura kabul etmiyordu. Bir gün, iki gün derken, haftalar geçti, hatta bir ay bile geçmişti, fakat Velid'den hala bir ses yoktu. Hükümdar, Said bin İbrahim'i bir türlü huzuruna kabul etmeyip bekletmek suretiyle kendisine manevi bir işkence yapıyordu. İş o hale geldi ki kadının yola çıkarken yanına almış olduğu harçlık dahi tükenmiş, yabancı bir şehirde parasız pulsuz, zor durumda kalmıştı.

Bir akşamüzeri üzüntü içinde, halini düşüne düşüne, vakit namazını kılmak üzere camiye gitmişti. İmam ile beraber farzı bitirip iki rekat sünnet namazına durmuşlardı ki, caminin bir köşesinden yüksek sesli, acaip bir nara duyuldu. Biraz sonra da cami cemaati birbirine girdi. Kadı, iki tarafına selam verdiğinde, sarhoş bir adamın yalpalayarak cami içinde ordan oraya dolaştığına ve önüne gelene, ileri geri konuşup laf attığına şahit oldu. İşin tuhafı bu haddin bilmez sarhoşa cemattan hiç kimse çıkıp, yapılan münasebetsizliklere mani olmuyordu. Merak içinde yanındakilere bu adamın kim olduğunu sorduğunda;

"Hükümdarın dayısı…" diye cevap verdiler. Öfkesinden dedesinin asil kanının damarlarının içinde kükrediğini hisseden kadı, Yüce Allah'ın evinde namaz kılınırken yapılan bu büyük saygısızlığa hiçbir zaman tahammül edemezdi. Hemen onun üstüne doğru yürüdü. Yakasından tuttuğu gibi caminin dışına fırlattı. Dışarı itilirken de yere düşmüş, üstü başı toz toprak içinde kalmıştı. Hükümdarın dayısı neye uğradığını şaşırmıştı. Bu adam da durup dururken nereden çıkmıştı. Cemaatin şaşkınlığı ise daha fazlaydı. Acaba hükümdarın dayısına haddini bildiren bu babayiğit nereden gelmişti? Fakat kendilerini de töhmet altında kalırlar düşüncesi ile cemaat yavaş yavaş camiyi terk ettiler.

Sarhoş adam, güçlükle yeğeni olan hükümdarın yanına gidebildi. Halife, dayısının üstü başı perişan halini görünce merak içinde:

"Neyin var dayı? Seni kim bu hale getirdi?" Perişan dayı güçlükle cevap verdi:

"Kim olacak!... Senin Medine'ye tayin ettiğin kadı Said."

Hükümdar Velid, meseleyi anlamakta gecikmedi. Bu kendini bilmez kadının kırdığı ceviz kırkı geçmişti. Artık hemen cezalandırılmalıydı. Said bin İbrahim'in derhal huzuruna getirilmesini emretti. Biraz sonra Said, Emevi Hükümdarının huzurunda idi. İşin enteresan tarafı, Yüce Allah'a tam anlamıyla tevekkül etmiş olan Said bin İbrahim, hiçbir korku hissetmiyordu, renginde en ufak bir değişiklik yoktu. Ruh dolu bakışında yüce ve parlak bir aydınlık görünen Medine kadısını Velid, baştan aşağıya dikkatle süzdü. Karşısındaki kimse yakışıklı bir yiğitti. Boyu, kıyafeti, konuşması, tavır ve hareketi ölçülü ve dikkat çekiydi.

"Said, dayıma ne yaptın böyle?"

"Ey Mü'minlerin emiri! Siz bize bir görev verdiniz. Bu görevle sizin adınıza halka hizmet edecek, adaleti sağlayacak ve asayişsizliği giderecek değil miyiz? Gördüm ki Allah'a ait olan hak alenen çiğnenmektedir. Bir sarhoş camide pervasızca dolaşmakta, halkı rahatsız etmekte, ibadetin kutsallığını çiğnemektedir. Kim olduğunu sorduğum vakit, 'hükümdarın dayısıdır' cevabını aldım. Şayet sizin dayınız değil de halktan birisi olsaydı, belki sesimi çıkarmaz, suçlunun layık olduğu cezanın verilmesini Şam yetkililerine bırakırdım. Fakat sarhoşun sizin dayınız olduğunu öğrenince ve kimsenin de müdahale etmediğini görünce, halkın size olan güveninin sarsılacağını hissederek bizzat müdahale ettim ve suçlunun haddini bildirdim. Böylece sizin şeref ve haysiyetinizi korumaya çalıştım…"

Medine kadısının ağzından birbiri arkasından heybetli dalgalar gibi çağlayan bu cümleler, hükümdarın gönlünde yangın gibi parladı ve yüreğini yaktı. Bu sözlere ve yapılmış olan bu harekete hiçbir şekilde itiraz edilemezdi. Önceden beri övgüsünü duyduğu kadının kendi üzerindeki etkisi her bakımdan olumluydu. Nihayet gönlünden geçen samimi bir sitemle şöyle cevap vermek zorunda kaldı:

"Allah mükafatını versin! Yerinde hareket etmişsin… Devlet adamlarının ve kadılarının senin kadar hakka taraftar ve cesur olmasını ne kadar arzu ederdim!..."

Bu iltifatlı sözleri yeterli görmeyen Velid, ayrıca Medine kadısı için kıymetli hediyeler hazırlattı ve bir miktar da altın vererek onun tekrar görevinin başına dönmesini emretti. Velid, kadı ile olan görüşmelerinde, Medine'ye göndermiş olduğu güneşliklerin yakılması olayına hiç temas etmemişti. Bu konuda tek bir kelime bile söylemedi. Çünkü iyice anladı ki, bu adam ne yapıyorsa hak adına, adalet adına yapıyordu ve kesinlikle o meselede dahi tamamen haklıydı.

Bütün bu olup biten olaylardan hiç haberi olmayan Medine halkı ise, bir aç geçtiği halde pek sevdikleri muhterem kadıları gelmeyince çok merak ettiler. Artık kadının idam edildiğine kanaat getirmişlerdi. Fakat bir gün Said bin İbrahim'in kıymetli hediyelerle Şam'dan çıkageldiğini görünce de çok memnun oldular. O günden sonra da değerli kadılarına olan sevgi ve saygıları kat kat artmıştı.