
http://works.artsig.com/works/58/17/31758-36c6f6e92f9c8215.jpg |
İki Kardeş
Emine Işınsu
Bir vakitler, eskiden bir ayakkabıcının iki oğlu vardı, vakit gelip zaman erişince önce annelerini, sonra babalarını kaybettiler... Allah'ın takdiri, sabredip beklediler, ikisi de, ayakkabı mağazasında çalışıyorlardı... Gel zaman git zaman, büyük oğlan evlenmeye niyet etti, gönlünce bir taze buldu, düğün dernek derken, kardeşine, "Sen de evlen birader," dedi, "şu dünyada yalnızlık Allah'a mahsus..."
Küçüğün böyle şeylerde gözü yoktu: "Doğrusunu istersen ağabey," dedi; "ne evlenmektir niyetim, ne de artık şu mağazada çalışmak.. Gönlüm dağları çeker, bir başıma kalıp huzur bulmamdır maksat, kim bilir erip, Allah'a ulaşmakta olur. Bakalım zaman, ne gösterir."
Ağabeyi ne etti, ne uğraştıysa kar etmedi... Bir gün, akşamın sabaha ulaştığı alaca bir vakitte, küçük oğlan azık torbasını alıp, uzaklaştı... Gidiş o gidiş...
Büyüğü çoluk çocuk sahibi oldu, işini genişletti, ibadetini etti, şükretmeyi bildi... Zaman zaman aklına kardeşi takılır oldu, acep erdi mi, Mevlâsına ulaştı mı, diye merak etti... Eli ulaştığında yok-yoksula yardım etti, gıybet bilmedi, kimsenin kalbini kırmadı. Helâlinden kazandı, çoluk çocuğunu edep ve terbiye üzerine, İslâm ahlâkına göre yetiştirdi... Mutlu oldu, çevresini mutlu kıldı, konu komşuyu dost bildi.
Küçük kardeş ise, dağda bir başına yaşadı, gölgelice kaba ağaçların altında uyudu, kurtla kuzuyla arkadaşlık etti, rahmet artığı, rahmetlice pınarlardan su içti, gün doğumundan gün batımına ibadetle meşgul oldu… İnsanları, hele ağabeysini hiç hatırına getirmedi, ne oldular diye merak bile etmedi. Ancak gönül inceltti, sırların Sır'ını çözmeğe çalıştı, dünü günü O'na hizmete adadı özünü. İsmi görklü Muhammet'i hiç aklından çıkarmadı.
Uzun bir zaman geçti, küçük kardeş yaşlandı, "Hele bir vanp şehre ineyim, dünya gözü ile ağabeyimi göreyim, çünkü hissediyorum ki, vakit tamam olmaya başladı..." diye düşündü, ağabeysine götürecek bir hediye arandı, dağda taşta ne bulacak, öyle bir şey götürmeyi istiyordu ki, ağabey, kardeşinin 'erdiğini' lâfsız sözsüz, anlasın... Nihayet, yeşil mendiline, dağ pınarlarının halisinden su doldurdu, elinde sallaya sallaya, indi dağdan aşağıya... Baktı gördü ki, ne görsün, şehir değişmiş koca koca binalar, otomobillerin biri gider, onu gelir... İnsanların işi başından aşkın koşturup dururlar... Aralarında kadınlar, tesettürsüz, akça pakça... Zorlukla buldu ağabeysinin dükkânını, iki kardeş sarılıp koldaştılar, küçüğü, ak pürçekli ağabeysinin elini öptü, 'Sana dağ pınarlarından taze su getirdim ağabey," dedi, "başkaca bir varlığım yoktur, kusura kalma gayri."
Ve su dolu mendilini, duvardaki bir çiviye asıverdi... Ağabeysi gördü, gülümsedi, bir şey demedi. Küçük kardeş, ağabeysinin bu ilgisizliğine azca bozuldu; yıllarca uğraşıp didişip, kazandığı bir keramet, böyle görmezden mi gelinirdi!
O gün bereketli bir gündü, dükkâna gelip giden bir tümen insan... Hanımlar da geldi, kızlar da açık saçık, çoraplı, çorapsız... Gülüştüler, ağabeyi ile konuştular... Küçük kardeş bir başını çevirdi, bir gözlerini yere eydi, kımıl kımıl kımıldadı, içinde kaynaşan duygulara pek isim bulamadı... Ancak hayretle ve üzülerek gördü ki; çiviye astığı mendilinden 'tıp tıp' sular damlamakta.. Ağabeysi de görmüştü damlayan suyu... Kardeşinin yanına geldi, bir elini omzuna koydu:
"Üzülme," dedi; bazen böyle olur bu işler, çünkü marifet; dağda, bir başına oturup, ibadet ederek ermek değil, insanlarla beraber yaşayıp, ibadetini aksatmadan ve dahi günlük gailelerle boğuşarak ermektir. Makbul olan budur, seninki çabuk kaybedilebilir...
Susmak sırası kardeşe gelmişti; içini çekti, gözlerinden iki damla yaş aktı; bir buruktu içi, bir kötü.
Derken ağabeyi, çividen mendili çıkardı, tekrar astı; hayret suyun damlaması durmuştu.
Ne demiş Hazreti Peygamber (S.A.V.), "Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın."
Kaynak: Emine Işınsu, Bir Gece Yıldızlarla, Ötüken Yay., İstanbul 1995, s. 103-105.
