

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/4/4e/Old_city_of_Basra_1954.jpg
Basra Şehrinden Eski Bir Fotoğraf
Büyük Kadın Veli Rabiatü'l-Adviyye
Râbia, tahminen Hicri 95 yada 99 yıllarında, ömrünün büyük bir bölümünü geçirdiği Basra`da doğdu. Ailenin üç kızı vardı. Bir tane daha doğunca adını Râbia (dördüncü) koydular. Babası İsmail çok fakir bir adamdı. Doğduğu gece evde ne yağ, ne lamba, ne de yeni doğan çocuğu saracak kundak vardı.
Bu duruma annesi çok üzülüp ağladı. Eşine "Komşumuza gidip, ihtiyaçlarımızdan bazılarını isteyebilir misin?" dedi. Râbia'nın babası, Allah'tan başka kimseden bir şey istememeye söz vermişti. Bununla beraber hanımını üzmemek için komşuya gitti. Kapıya gittiyse de geri gelip; "Kapı açılmadı" deyince eşi ağladı. Kendisi de bu duruma çok üzüldü. Babası, başını dizine dayadı ve öylece uyuya kaldı. Rüyasında Peygamber efendimizi gördü. Peygamber efendimiz, kendisine buyurdu ki: "Hiç üzülme! Bu kızın, öyle bir hanım olacak ki, ümmetimden yetmiş bin kişiye şefâat edecek. Yarın bir kağıda şöyle yaz ve Basra valisi İsa Zâdân'a ver: "Sen her gece Peygamber efendimize 100 salavat-ı şerife, Cuma geceleri de 400 salavat gönderirdin. Bu Cuma gecesi unuttun. Bunun kefareti olarak, bu yazıyı sana getiren kişiye 400 altın ver."
Râbia'nın babası uyandığında, Peygamber efendimizi görmenin şevkiyle ağlıyordu. Hemen kalktı, denileni yaptı ve valinin yanına gitti. Vali mektubu alınca, Resûlullah efendimizin kendisini hatırlamasının şükrü için, binlerce altını fakirlere sadaka verdi. Râbia-i Adviyye'nin babası İsmail Efendiye de mektupta yazılanı ve ona ilave olarak pek çok altını da sadaka verip, bir ihtiyâcı olursa tekrar gelmesini tembih etti. Babası, altınları aldıktan sonra gerekli ihtiyaçlarını temin etti. Böylece bolluğa kavuştular ve kızlarına rahatça bakıp güzel edep ve terbiye ile büyüttüler.
Râbiatü'l-Adviyye biraz büyüdüğünde sırasıyla annesi ve babası vefat etti. Üstelik, Basra'da kıtlık ve fevkalade pahalılık vardı. Râbia'nın ablaları bu sefalet nedeniyle dağıldılar. Kimsesiz kalan Râbia'yı zâlim bir kimse yakaladı ve hizmetçi olarak iş gördürdü. Sonra da köle olarak bir ihtiyara sattı. Râbia, ihtiyarın hizmetçisi olarak, gösterilen zor işleri sabırla yapmaya çalışıyordu. Çok sıkıntılı günler geçirdi. Çok zahmetler çekti, fakat isyan etmedi. Yüce Allah'ın takdirine razı oldu.
Ahlakı olağanüstü idi. Bir gün karşısına kötü niyetli bir yabancı çıktı. Ondan korunayım diye hızla giderken düşüp kolu kırıldı. Acz ve kırıklık içinde, hüzünlü olmuş bir kalp ile Allah'a şöyle yalvardı: "Ya Rabbi! Yalnız ve kimsesizim. Yetim ve öksüzüm. Köle edildim. Bir de kolum kırıldı. Ancak ben bunların hiç birine üzülmüyor, yalnız senin rızanı istiyorum. Benden razı olup olmadığını da bilmiyorum" dedi. Bu sırada bir ses duydu: "Üzülme, sen ahirette meleklerin bile imreneceği bir makamda bulunacaksın."
Râbia tekrar efendisinin evine döndü. Günlük hizmetleri yerine getirir, akşama kadar ayakta dururdu. Bununla beraber her gün oruçlu olur, geceleri de Yüce Allah'a ibadet ve itaatle geçirirdi. Bir gece efendisi uyandığında Râbia'nın odasından sesler geldiğini işitti. Pencereden bakınca Râbia'nın, secde ettiğini, Allah'a şöyle yalvardığını duydu: "Ey Rabbim! Benim arzumun senin emrine uymak olduğunu biliyorsun. Benim mutluluğum senin huzurunda bulunmaktır. Eğer elimden gelse, sana ibadetten, bir ân bile geri kalmam. Fakat ev sahibimin hizmetinde bulunduğum için ona hizmet ediyorum ve sana gereği gibi ibâdet edemiyorum..." Ev sahibi, bunları duydu. Ayrıca, Râbia'nın başı etrafında bir ışık bulunduğunu, odanın o kandilin aydınlığı ile aydınlandığını gördü ve hayretten dona kaldı. "Artık Râbia köle olamaz!" diyordu.
Sabaha kadar uyuyamadı. Sabah olunca hemen Râbia'yı çağırdı ve dedi ki: "Artık serbestsin. Dilediğini yap. Ama burada kalırsan ben sana hizmet ederim." Râbia; "Gideyim" dedi. Oradan ayrılıp küçük bir eve yerleşti. Cariyelikten kurtulduktan sonra geçimini sağlayacak kadar iplik eğirip satardı. Bütün vakitlerini ibadetle geçirir, bir gün ve gecesinde bin rekat namaz kılardı. Kefenini daima yanında taşır, namaz kılacağı zaman onu serer, üzerine secde ederdi. Kıldığı her namazı; "Bu benim son namazımdır." diye huşu ile kılar, hep Yüce Allah ile meşgul olurdu. Kefeni yanında olmadan gezdiğini, kefenini beraberine almadan konuştuğunu kimse görmedi. Râbia namazdan sonra hep şöyle dua ederdi: "Ya Rabbî, eğer sana ibadet etmem Cehennem korkusu ile ise beni Cehennem'e at. Eğer Cennet'e girmek ümidi ile ibadet ediyor isem, Cennet'ini yasak eyle. Eğer sırf, senin rızân için ibadet ediyor isem, sonsuza dek kalıcı olan güzelliğin ile beni şereflendir."
Bir defasında namaz kılarken gözüne bir kamış saplandı. Kalp huzuru ve Yüce Allah'ın sevgisinin her tarafını kaplamış olması hali o kadar fazla idi ki, namazda bunu hiç fark etmedi. Namaz bitince oradakilere; "Gözüme bir bakın. Galiba gözüme bir şey girmiş" dedi. Baktılar kamış parçası gözüne saplanmıştı. Onu güçlükle çıkardılar.
Râbiatü'l-Adviyye, bir gece, evinde geç vakitlere kadar namaz kılarken hasırın üzerinde uyuya kaldı. Bu arada evine bir hırsız girdi. Her tarafı aradı, çalacak bir şey bulamadı. Giderken; "Girmişken boş çıkmayayım" diyerek, Râbia hazretlerinin dışarıda giydiği örtüsünü aldı. Evden çıkarken yolunu şaşırdı, kapıyı bulamadı. Geri dönüp örtüyü aldığı yere bıraktı. Bu sefer rahatlıkla kapıyı buldu. Kapıyı bulunca tekrar geri dönüp, örtüyü aldı. Fakat yine kapıyı bulamadı. Bu hâl yedi defa tekrarlandı. Yedinci defa tekrar örtüyü eline alınca şöyle bir ses duydu: "Ey kişi kendini yorma. O yıllardır kendini bize ısmarladı. Şeytanın ona yaklaşma gücü yok iken, hırsızın onun örtüsüne yaklaşması mümkün müdür? Git, yorulma, boşuna uğraşma. O uyuyorsa da dostu uyanıktır ve onu korumaktadır." Bu olaydan korkup dışarı fırlayan hırsız, tövbe edip bu kötü huyundan vazgeçti.
Kimseden bir şey almazdı. Bir keresinde Hasan-ı Basrî hazretleri kendisini ziyârete gelmişti. Kapının önünde zengin bir adam görmüştü. Zengin kişi; " Yüce Allah bizi, bir çok bela ve sıkıntılardan onun hürmetine korumaktadır. Ona bir miktar yardımım olsun diye şu keseyi getirdim. Fakat kabul etmez diye üzüntü duymaktayım. Bunu ona verseniz, belki sizin hatırınız için kabul eder" dedi. Hasan-ı Basrî hazretleri içeri girip olanları bildirince, Râbiatü'l-Adviyye buyurdu ki: "Ben bu dünyâlıkları bunların hakiki sâhibi olan Allah'tan istemeye utanır iken başkasından nasıl alırım? Yüce Allah bu dünyada, kendisini inkar edenlerin bile rızkını verirken, kalbi O'nun sevgisiyle yanan birinin rızkını vermez mi zannediyorsunuz? O kimseye selamımızı söyle. Kalbi hüzünlü olmasın. Biz Allah'tan başkasından bir şey almamaya ahdettik. Hiç bir kimseden bir şey beklemiyoruz. Geleni kendimiz için kabul etmiyoruz."
Bir gün ikindi vakti yanına bir misâfir geldi. Tencerede bir parça et vardı. Eti pişirip misafire ikram edeyim diye düşündü. Fakat, yemeği hazırlamak için de misafirin yanından ayrılamadı. Nihayet akşam vakti oldu. Namazlarını kıldılar. Kendisi de, misafiri de oruçlu idiler. Evde bulunan bir kuru ekmek ve bir miktar suyu misafire ikram için hazırladı. Sonra, etin bulunduğu tencerenin Allah'ın izni ile kaynadığını ve yemeğin çok güzel piştiğini gördü. Misafire ikram ile iftarı birlikte yaptılar. Misafiri; "Hayâtımda bu kadar lezzetli bir yemek yemedim" deyince, Râbiatü'l-Adviyye; "Her halinde Yüce Allah'ı hatırlayan ve sadece O'nun rızâsını isteyenlere işte böyle yemek pişirirler" buyurdu.
Râbia hazretleri Allah aşkı ile çok ağlar, hep hüzünlü olarak yaşardı. Cehennem kelimesini duyunca, onun dehşeti ile kendinden geçerek bayılıp düşerdi. "Bir kulun Allah'ın takdirine razı olup olmadığı nasıl bilinir?" diye sorduklarında, "Gelen nimetlerden zevk aldığı gibi, gelen musibetlerden de zevk aldığı zaman" buyurdu. "Kul Yüce Allah'ın sevgisini tattığı zaman, Allah o kulunun kusurlarını kendisine gösterir. Böylece o, başkalarının kusurlarını göremez olur" derdi çevresindekilere. Yine bir kimsenin; "Yâ Rabbî! Benden râzı ol!" dediğini işitti. Hazreti Râbia; "Kendisinden râzı olmadığın, yani kaza ve kaderine rıza göstermediğin bir kişinin, senden razı olmasını istemeye utanmıyor musun?" dedi. Etrafındakilere hep şöyle nasihat ederdi: "İşlediğiniz günahları gizlediğiniz gibi, yaptığınız iyilikleri de gizleyin."
Râbiatü'l-Adviyye'nin hacca gitmek arzusu çoğaldı. Bir kafileye katılarak yola çıktı. Yolda eşeği ölünce kafiledekiler; "Eşyalarınızı bizim hayvana yükleyelim" dediler. Onlara; "Ben Allah'a tevekkül ederek yola çıktım. Siz yolunuza devam ediniz, ben yavaş yavaş gelirim" dedi ve kervan yoluna devam etti. "Yâ Rabbi! Çok âciz olduğumu görüp, biliyorsun. Beni evine davet ettin ama bineğim yarı yolda öldü. Koca çölde yalnız kaldım. Durumu sana havale ettim." diyerek eşyalarını yüklendi. Onun bu yalvarışı daha bitmeden Yüce Allah eşeğini diriltti. Hazreti Râbia buna çok sevindi.
Bir kimse, kendisine, cebinden çıkardığı parayı vermek istedi. Hazreti Râbia elini havaya doğru uzattı. Avucu altınla dolu olduğu halde o kimseye; "Sen cebinden alıyorsun, bana böyle veriyorlar." dedi.
iki kişi, Râbiatü'l-Adviyye'yi ziyarete geldiler. İkisi de açtı. "Yemeği helaldir" diye içlerinden yemek yemek geçti. O anda kapıya biri gelerek, Allah rızâsı için bir şeyler istedi. Râbia hazretleri evdeki iki ekmeğini buna verdi. Gelen sevinerek gitti. Bir saat kadar sonra bir kişi kucağında bir yığın ekmekle geldi. Râbia hazretleri ekmekleri saydı. On sekiz ekmek vardı. Dedi ki: "Ekmekler yirmi olsa gerektir." Ekmeği getiren, ikisini saklamıştı. Çıkarıp iki ekmeği de verdi. Oradakiler hayretle sordular. "Bu ne sırdır? Biz senin ekmeğini yemeye gelmiştik. Önümüze koyacağın ekmekleri kapıya gelene verdin. Ardından ekmek geldi. Eksik olduğunu söyledin." Cevâbında şöyle buyurdu: "Siz ikiniz gelince karnınızın aç olduğunu anladım. Önünüze koyacağım o iki ekmeği kapıya gelene verdim. Allah'tan bu ekmeklerin misâfirlerin karnını doyuramayacağını, bunun için bir yerine, on vermesini istedim. Çünkü Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîmde (En'âm sûresi 160. ayetinde) bire on vereceğini bildiriyor. Ben O'nun bu vadine güvendim. İki ekmek yerine yirmi ekmek geleceğini bildiğim için de ekmeklerin noksan olduğunu söyledim."
Bir adamın; "Ya Rabbî, bana rahmet kapısını aç!" diye dua ettiğini işitince, Râbiatü'l-Adviyye; "Ey câhil, Yüce Allah'ın rahmet kapısı kapalı mı idi de şimdi açmasını istiyorsun. Rahmetin çıkış kapısı her zaman açık ise de giriş kapısı olan gönüller, herkeste açık değildir. Bunun açılması için dua edilmelidir" dedi.
Bir gün kendisine sordular ki: "Ölümü arzu ediyor musun?" Buyurdu ki: "İnsanlardan birine karşı bir kabahat işlemiş olsam, o insanla karşılaşmaktan utanırım. Halbuki Yüce Allah'a karşı olan kabahatlerimiz o kadar çok ki, huzuruna varmayı (ölümü) nasıl arzu ederim?" "Bu yüksek derecelere ne ile kavuştun?" dediklerinde; "Beni ilgilendirmeyen her şeyi terk ve ebedî olanın dostluğunu istemekle" buyurdu.
Yaşı sekseni bulmuştu. 752 yılında vefatı yaklaşınca yakınlarından Abede adında bir kadını yanına çağırdı. Her zaman yanında taşıdığı kefeni göstererek; "Vefât ettiğim zaman beni bu beze sar ve defnet" diye vasiyet etti.
Vefat etmeden önce hasta yatağının başucunda bekleyen sevdiklerine; "Kalkınız, burayı boşaltıp, yalnız bırakınız. Yüce Allah'ın melekleriyle başbaşa kalayım" deyince, oradakiler odayı boşalttılar. Kapıyı örttüler. İçerden şu âyeti kerîmenin okunduğu işitiliyordu: " Ey sükûna kavuşmuş benlik! Dön Rabb'ine, razı etmiş ve razı edilmiş olarak! Gir kullarının arasına! Gir cennetime!" (Fecr sûresi: 27-30) Aradan biraz zaman geçti ses kesilmişti. İçeri girdiklerinde vefât ettiğini gördüler. Vefâtından sonra Abede vasiyetini yerine getirdi. Tur Dağı üzerine defnedildi.
Vefâtından sonra kendisini rüyâda görenler; "Münker ve Nekir melekleri ile aranızda ne gibi bir şey oldu?" diye sordular. "O iki heybetli melek gelip de bana Men Rabbüke (= Rabbin kim?) sorusunu sorunca, onlara dedim ki, "Ey melekler! Hemen geri gidip Rabbime şöyle arz ediniz: 'Ey Allah'ım! Dünyâda bunca halk arasında, ihtiyar bir kadıncağızı unutmadın. Ben, seni hiç unutur muyum?"
Bessâr bin Gâlib diyor ki: "Râbiatü'l-Adviyye için vefâtından sonra hep duâ ederdim. Bir defasında onu rüyâmda gördüm. Bana; "Hediyelerin nûrdan mendil içinde ve aydınlıkla kaplanmış tabaklarla bize sunulmaktadır." dedi. "Bu nasıl oluyor?" dedim. "Hayatta olan müminler ölüler için dua ettiklerinde, ipek mendiller içinde nûrdan tabaklara konup, ölüye götürülür ve 'Bu, sana filân dostunun hediyesidir' denilir" buyurdu.
