http://lh3.google.com/jayjaywel/RoizOF9CZtI/AAAAAAAABFc/opPJTmIHC-k/P6184751.JPG?imgmax=512


Var Git Bildiğin Gibi


Emine Işınsu


Bir vakitler, dinî bilgilere tam hâkim, ulemadan bir zat, at üstünde uzak bir diyara giderken, yolunu şaşırmış, gitmiş gitmiş, akşam erişmiş, al karanlık basmış. Bizim zat, kurda kuşa yem olmamak için gayret etmiş, ta uzaklarda bir küçük yıldız gibi parlayan ışığa varmaya çalışmış. Dağ tepe, taşlar dikenler, saatler geçmiş, gece yarısında ulaşmış ışığa. Meğer orada bir yalnız çoban yaktığı ateşin karşısında uyuyakalmışmış. Adam, onu uyandırmış:


"Açım çoban.." demiş., "bir kâse çorba ver bana."


Çoban bu görkemli zat karşısında duralamış, utanmış, sesi kısık çıkmış: "Çorbam yoktur ağam, lâkin taze sütüm var. Sana süt ısıtayım, ekmeğim de yok, lâkin bu sabah der¬lediğin armutlar var, sana armut vereyim."


Eh adam, aç kalacak değil ya, yüzünü buruşturup buruş¬turup, bir kâse sütü ve armutları midesine indirmiş.. "Sen ata bakıver." demiş çobana, sonra çekip başına cübbesini, bir güzel uyumuş.


Uyandığında güneş doğmak üzereymiş, hemen kalkıp buz gibi suyla abdest almış, tam namaza duracakken bak¬mış, biraz ilerde çoban yatıp kalkıp, bir şeyler mırıldanıyor; adam, yaklaşmış, çobanın kıldığı namaz desen, değil, kulak vermiş, söylediği sözler dua desen, değil!


Bizim zata, merak olmuş, kendi namazını bitirdikten sonra, sormuş çobana: "Sen ne yapıyordun, be adam?"


Çoban boyun büküp: "Namaz kılıp, Rabbi'me şükredi¬yordum ağam." demiş.


İşte o dakka öfkelenmiş bizim ulemadan zat: "Seni gi¬di kafir," demiş, "böyle namaz mı olur, böyle şükür mü olur, ne söylüyordun bakayım sen?"


Çobanın ödü kopmuş, kekelemiş: "Diyordum ki Rab¬bi'me; Sen bana dağlan, ağaçları, armutları verdin, sağlıklı bir can, sana şükür edecek dudakları verdin, Sana söyleye¬cek sözler verdin, ben Sana ne vereyim, güçlü olan Sensin, Tek Olan Sensin, benzerin, eşin emsalin yoktur, Teksin, ek¬sikli ve muhtaç olan benim. Ben Sana ne vereyim? En güzel koyunlarım Senin olsun, kuzularım ve benim canım, Sana feda olsun güzel Allah'ım."


Adam daha çok öfkelenmiş: "Sen sevap kazanayım derken, günaha giriyorsun behey cahil mahlûk, ehl-i cehen¬nem!," demiş.. "Yaradan'la böyle konuşulur mu, yarın cehen¬nemde cayır cayır yanacaksın!"


Çok üzülmüş, çok korkmuş çoban, gözlerinden yaşlar akmış, daha fazla kekelemiş: "Efendim, ağam dediğin gibi cahilim ben, insan yüzü görmem, ne dua bilirim, ne okuma yazma, cahilim ben. Anca içimde, ta yüreğimin şurasında bir aşk vardır, onu bilirim. İşte bu yüzden..."


"Aşk dediğin de nedir," diye sözünü kesmiş adam, "se¬ni cehennemlik kâfir, her hareketin bir kuralı, her kuralın bir âdabı vardır; incesi, derini vardır. Yarın ahirette şu kemikle¬rini, odun yapıp yaktıklarında, öğrenirsin."


Çoban tir tir titremiş, adamın kara kor gözlerine, zor¬lukla bakmış: "Kurban olayım ağam.." demiş, "sen, bana öğ¬ret; yanmak istemem, bu Allah sevgisiyle dolu olan yüreği¬mi ateşlere salmak istemem, öğret bana."


Adam, durup düşünmüş; elvan elvan çiçeklere bak¬mış, ak kuzulara, meleyen koyunlara bakmış, kemiklerini ısıtan güneşle gevşemiş, lâkin çatıp kaşlarını, azarlar gibi konuşmuş çobanla:


"Pekâlâ bir sevap kazanayım, şurada bir kaç gün kalıp, sana duaları öğreteyim, edep erkân öğreteyim." Gözleri, ço¬banın birden ışıldayan yüzüne takılınca, daha çok çatmış kaşlarını: "Ancak sen bana çorba pişirip, hizmetimi görür¬sen."


"Baş ü'zre..." demiş çoban, "görürüm her bir hizmetini, yeter ki öğret sen bana, kulun kölen olayım."


Ulemadan zat, yedi gün kalmış dağda; temiz hava al¬mış, bol bol taze süt içmiş, çobanın pişirdiği yemekleri ye¬miş; yüzü renklenmiş, keyfi yerine gelmiş. Pek cahil ve ka¬fasız bellediği çobana da, söz verdiği gibi, bir kaç dua ve bil¬hassa dinî kuralları öğretmiş.


Derken ayrılık vakti gelmiş; çoban kılavuzluk etmiş, dağdan indirip, denize ulaştırmış adamı, bir sağlamca sal yapıp, onu ve atını bindirmiş, sahilde durup el sallamış...


Bizim ulemadan zat, vazifesini yapmış, bir cehennem¬liği, cennetlik etmiş olmanın keyfi ile pek neşeliymiş. Ya¬rım saat kürek çekmiş gün ışığı dolu denizde... Derken arka¬sından bir ses işitmiş:


"Ağam.. Ağam..."


Adam dönmüş ve hayretle görmüş ki, garip çoban, de¬nizin üstünden koşup gelmekte... "Aman yoksa bir rüya mı?" derken ve kürekleri bırakıp, gözlerini ovuştururken, çoban seslenmiş: "Ağam ağam, öğlen namazının ikinci rekâtında Fatiha'dan sonra ne okuyacaktım, unuttum, bir deyiver, ku¬lun kurbanın olayım."


Ulemadan zat, denizin üstünde dimdik durup, kendisi ne soran adama, acıyla bakmış, gıptayla bakmış, gözlerin¬den iki damla yaş dökülmüş, olmayan gönlünün boşluğunu, sıkıntı sıkıntı duymuş, sonra derin bir nefes almış:


"Garip çoban," demiş, "var git bildiğin gibi kıl. Aşkla kıl, aşkınla kıl... Ben sana öğretememişim, senden öğrendim şimdi."


Çoban, denizin üstünde ağır ağır uzaklaşırken, adam, küreklerine sarılmış, at kişnemiş, sal kıpırdamış, kaymış.


Yolcu yolunda gerek, her yolcuya bir başka yol…, lâkin yollar pek çeşitli, ancak Aşk Tek, maşuk tek.


Kaynak: Emine Işınsu, Bir Gece Yıldızlarla, Ötüken Yay., İstanbul 1995, s. 93-96.