Kur’an ve Şefaat

Kur’an ve Şefaat – Prof.Dr. Yaşar Düzenli. 

Üslup ve Semantik Açıdan Kur’an ve Şefaat adlı kitap, Prof.Dr. Yaşar Düzenli hocanın profesörlük tezidir. Okuyacağınız metin, çalışmanın sonuç kısmıdır.

 

Şefaat meselesi, nüzul döneminde Kur’an’ın muhataplarının zihinlerinde saplantılı bir şekilde bağlandıkları bir inanç tarzı olarak bulduğu bir konudur. Kendi sunduğu Allah ve ahiret tasavvuruna uygun bulmadığı için kaldırmak istediği ve fakat diğer tüm emir ve yasaklarında uyguladığı tedricilik, anlatıda çeşitlilik, gerekçelendirerek reddetme gibi usullerin her birerlerini değişik vesilelerle kullanarak Kur’an’ın devre dışı bıraktığı bu anlayış maalesef değişik sebep ve yollarla yeniden Müslümanların gündemine girebilmiştir.

Tevhid anlayışının olabildiğince arı-duru anlaşıldığı dönemlerde bu anlayışa iltifat edilmezken, dini inançların kültürel birer motif haline geldiği dönemlerde, yarı ilahların oluşmasına paralel olarak şefaat düşüncesi de gündemdeki yerini almıştır. Şefaat inancının en temel sebebi, antropomorfist Allah anlayışıdır. Allah’ı krala veya herhangi bir padişaha benzeterek, ilişkileri de bu seviyeden sürdürme düşüncesi, otomatik olarak aracı şahıs ve kurumları doğurmuştur. Bu anlayış farklı versiyon ve tezahürleriyle hemen her din ve toplumda kendisini göstermiştir. 

Mekke müşriklerinin şefaat beklentileri, edindikleri yarı ilahlarının kendilerine daha yakınlığından hareketle bu dünya ölçeğinde olabildiği gibi, daha çok ahiret hayatında olmaktadır. Kur’an’da, özellikle işin ahiret boyutu üzerinde durmaktadır. İzlediği yöntem ise, ahiret hayatının niteliğine dair muhkem ifadelerle bir çerçeve çizmek, sonra da birçok müteşabih tablo ile bu hayatı daha canlı ve dinamik bir hale getirmektir. Ancak bütün bu tablolarda ortak olan husus; Allah’ın yegâne hâkim ve hakem olduğu, insanın ise bir nefs olarak, tek başına bütün yapıp ettiklerinin hesabını verme noktasında olduğudur. Yapılan hiçbir şey gizli değildir, kayıp ta olmamıştır. Yine de orada her hâlükârda rahmet öfkesini kuşatmış olan bir Rab vardır. 

Muhkem ayetlerle bu düşüncenin reddinin dışında başkaca, doğrudan şefaat düşüncesini devre dışı bırakan ayetlerin sayısı 13’tür. Bu ayetlerde bu düşünce bütünüyle reddedilmektedir. İlgili ayetlerde muhatap, bu tür inanç sahibi olan herkestir. Ne var ki, nüzul dönemi dikkate alındığı zaman, bilhassa Mekke müşrikleri en çok uyarıya uğrayan sınıf olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak, “Ey iman edenler!” hitabıyla Mü’minler de bu uyarıdan nasiplerini almışlardır.

Toplam 7 ayette de, daha çok izin kavramına dayalı olarak istisna yapılarak, farklı bir dil kullanılmıştır. Gerek şefaat edecek gerek şefaat edilecekler çerçevesinde yapılan istisnalar da, herhangi bir kişi veya kişiler atıf söz konusu olmamıştır. Sadece Enbiya [21] 28’de meleklerin şefaatçiliğine yorumlanabilecek bir ifadeye yer verilmiştir. Ancak ilgili ayetin tahlilinden de anlaşıldığı gibi bu ifade, meleklere şefaat görevi vermekten daha çok, onlardan böyle bir beklenti içerisinde olanların beklentilerinin boşa çıkarılacağını ortaya koymaktadır. Özellikle peygamberlerin şefaatinden hiç bahsedilmemektedir.

Şefaate istisna getiren ayetlerde anahtar kavramın izin olduğu anlaşılmaktadır. Bundan dolayı bu kavramın analizinde ulaştığımız sonuca göre izin; kullanıldığı alanla ilgili olarak, Allah’ın o şeyle ilgili kendisi için belirlediği yolu, yöntemi, ilkeyi, o şeyi kendisi yapan yasayı ifade etmektedir. Ancak yasa anlamına gelen başka terimlerin yerine izin kelimesi kullanılmış olması, spontane ve donuk bir ilkelilikten çok, her an Allah’ın denetimi ve gözetimi altında olan, varlığını ve sürekliliğini daima O’na borçlu olan, bir yönüyle fizik, diğer yönüyle metafizik boyut taşıyan iç içe bir duruma işaret etmektedir. Her durumda Allah’ın izni geçerlidir. Bu izin hangi konuda olursa olsun, o konuda Allah’ın koyduğu yasaları geçerlidir. Bu yasaların hem kefili ve hem de vekili sadece Allah’tır. Öldükten sonra diriliş haktır. Orada Allah mutlak hakimdir. Peygamberlerin etki ve yetkileri bu dünyaya aittir. Bu durum Allah’ın bu çerçevedeki izni, yani temel ilkeleridir.

Bu noktada ilgili ayetler çerçevesinde müfessirlerimizin içine düştükleri ve bize göre kritik edilmesi gereken birkaç yaklaşıma da dikkat çekmek gerekir:

  1. Yaptıkları tefsirlerde müfessirlerimizin belirli bir ön kabulden hareket ettikleri dikkat çekmektedir. Bu ön kabulün oluşmasından mezhebi yaklaşımların ve bu yaklaşımları meşrulaştırmak için kullanıldığı çok belirgin olan hadis rivayetlerinin etkisinin büyük olduğu tespit edilmektedir. Bu noktada dikkat edilen, hadisin sıhhatinden ziyade, ilgili iddiayı destekler mahiyette olup olmayışıdır.
  2. Bir başka önemli husus, müfessirler arasında, her ne kadar Kur’an’ın Kur’an’la tefsiri bir ilke olarak her zaman savunulmuşsa da uygulamada bu ilkenin pek fazla dikkate alınmadığı, bu yüzden de Kur’an’ın bütünlüğünün çoğu kere gözden kaybolduğu görülmüştür. Kur’an’ın bütünlüğünün gözden uzak tutulması, aynı zamanda Kur’an’ın dünya ve ahiret görüşünün de parçalanması sonucunu doğurmuştur. 

 

 

Kaynak: Yaşar Düzenli, Üslub ve Semantik Açıdan Kur’an ve Şefaat, 2. bsk., Pınar Yayınları, İstanbul 2008, s. 288-291. 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir