Atalar Dini Mi, Vahiy Dini Mi?

(Adak Heykelleri, islam öncesi Arap Yarımadası (MO 4-1. y.y.), İstanbul Arkeoloji Müzesi)

Atalar Dini Mi, Vahiy Dini Mi? 

Dr. Nurullah ABALI. 

Rasulullah gönderildiği zaman karşısında inanç anlamında iki kesim vardı. Birisi, aklını, yüreğini, vicdanını dinleyip Rasulullah’ın tebliğine iman edenler. Diğeleri de kâfir olup, yani aklının, yüreğinin ve vicdanın sesini bastırıp örtenler. Vahyi inkâr edenlerin büyük bir kısmının gerekçesini, atalar dini oluşturmaktaydı.

Sahip oldukları bilgiler atalarından geldiği için bu inanca ‘atalar dini’ denilmektedir. Rasullerin tebliğlerine karşı getirilen itirazların en önemlilerinden birisi, atalardan kalan inançlardır. Kur’an’ın yüzlerce defa “Düşünmez misiniz?” “Akletmez misiniz?” “Allah düşünmeyenler üzerine pislik yağdırır!” gibi uyarıları atalar dinine bağlı olanlara bir etki vermez. Çünkü bunlar akıllarını kapatıp, daha önce edindikleri bilgilere sımsıkı sarılanlardır.

Bu atalar dinine bağlı olanlar, inanışlarını asla sorgulamaz, eleştirmez, üzerinde düşünmez. Yanlış olabileceğini asla düşünemez. Bunlar kalp göz ve kulakların sım sıkı kapatmışlardır. Kendisinin hidayet üzere olduğunu zanneden birisi, imanını gözden geçirmez. Yapıp ettiklerinin güzel olduğunu zanneder (Kehf [18] 103-104; Araf [7] 30). Oysaki doğruya ancak sorgulamak ve üzerinde düşünmekle ulaşılabilir.

O gün Rasulullah’a fenalık yapan Mekke müşrikleri ateist değillerdi. Onlar toplumun en dindarlarıydılar. Onlar Rasulullah’ı geleneksel dini bozmakla suçluyorlar, Allah’a iftira ettiğini söylüyorlardı. Hatta Rasulullah’a karşı,”“Eğer direnmeseydik az kalsın bizi ilahlarımızın yolundan saptıracaktı.” (Furkan [25] 42), “Yürüyün, ilahlarınıza sahip çıkın” (Sad [38] 6) bile diyebiliyorlardı. Aynı şeyi Firavun da söylüyordu: “Bu Musa’nın sizin dininizi bozmasından korkuyorum!” (Mü’minun [23] 26). Yani Firavunun da dini vardı ve kendince dindardı. Ama söz konusu çıkar ve menfaat olunca, insanlar vahyi görmezden gelip, onlara atalarından kalan ayrıcalıklara sımsıkı sarılmaktadırlar.

Kur’an’da körü körüne ataların izinden gitmek çok şiddetli ifadelerle reddedilir:
“Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyunuz” dendiğinde, “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. Ya ataları akıllarını kullanamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler de mi?” (Bakara [2] 170. Ayrıca bkz. Maide [5] 104; Lokman [31] 21; Araf [7] 28; Yunus [10] 78; Enbiya [21] 53; Şuara [26] 74; Zuhruf [43] 22-24).

Atalar dinine bağlı olanların ölçüsü, çokluktur. En meşhur sloganları da budur: “Bu kadar adam yanlış da bu mu doğru?” Bu kadar insan yanlış söylüyor ve inanıyor olabilir. Bir kişi doğruyu söylüyor olabilir. Allah Hz. İbrahim için, “tek başına bir ümmetti” demedi mi? (Nahl [16] 120). Bütün Rasuller/Elçiler kalabalıklara karşı mücadele etmediler mi? Kalabalık olmak, hakikatin ölçüsü olamaz! Kur’an’da ne kadar çoğunluk ifadeleri varsa, hepsi eleştirilir (Bkz. Yusuf 106; Fussilet 4; Nahl [16] 83…). Bütün insanlar karşı çıksa da tavrımız Allah’tan yana olmalıdır. Bir Müslüman için değerli olan, bir sözün eskiden beri gelmiş olması değildir, bir sözü kalabalıkların kabul etmesi değildir. Bir Mü’min için önemli olan o sözün kaynağı, yani vahiydir! 

Tevhid iman isterken gelenek tekrar ister. Vahyin yani imanın yöntemi düşünme, araştırma ve bilmektir. Geleneğin yöntemi ise yalnızca taklit ve uymaktır. Aklını kullanmak, toplumun kabulleri ve yanlışlarından kurtulmak önemli bir unsurdur. 

Taklit, birinden gördüğünü takip etmek, tekrar etmektir. Atadan, dededen kalma kulaktan dolma bilgilerle, “Biz böyle gördük” demektir. Taklidi iman, neye inandığını delillendirmeden, üzerinde düşünmeden, sorgulamadan inanmaktır. Taklidi imanın delili, referansı, bilgisi yoktur. Rüzgara kapılmış yaprak gibi gider. Taklidi imana bir süre sonra hurafeler, bidatlar, aslı olmaya şeyler de girebilir. Kşi, neye inandığını bilmediği için küfür olabilecek şeylere de inanıyor olabilir. Bundan haberi yoktur. İman taklitle başlayabilir, ama taklitle devam edemez. Taklitle sonuç getirilemez. İman tahkike, yani gerçeği araştırmaya dönüşmelidir. Yani kişi neye inandığının bilincinde olmalı, bir davranışı niye yaptığının farkında olmalı. Arzu edilen iman biçimi, bilerek inanmaktır.

Son olarak lüten kendimize şu soruyu soralım: Rasulullah bize bugün gönderilmiş olsaydı, acaba hangi tarafta yer alırdık? Atalar dinindekilerin mi, yoksa düşünen, sorgulayanların tarafında mı? Ne mutlu, vahye tâbi olup aklını, kalbini işletenlere.

 

Kaynak: Halıkent Gzt., 26.09.2018

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir